ahmet altan ile ilgiliyim diyenler

toplam 5 kişi bulundu. 4 adedi gösteriliyor.


ahmet altan hakkında ahmet altan

~5 ahkam var.

ahkam girebilmek için, üye olmalı veya giriş yapmalısınız.

    babasından dolayı olabilir nefretim. olmayabilir de aslında. bilmiyorum. ama sevmiyorum.
    ergenlik dönemi yazarlarından..

    fazlası zarar. pirinç gibi; çok olunca değeri azalır...
    özgün olmaz lazım gelir.

    boyle daha iyi   17 Mayıs 2008 16:53   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    erdal öz'ün arkadaşı olması dolayısıyla,ya bu adam çok da boş olmayabilir diye düşündüğüm,okuyup sıkıldığım katlanamadığım yazar.
    sanırım hala gencim:)

    tokalon   17 Mayıs 2008 14:41   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Orta yaşlı kadınların bilinç altı olarak çalışan yazar. Babasının büyük baş keçisi. Diğer adı Abdurrahman Çelebi.

    Kunthar   22 Ekim 2007 13:36   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Eylül

    Beni bu eylül öldürecek
    Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
    Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
    Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
    eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
    Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.
    Akşam rüzgarları; tene dokunan bir kamçı kadar şehvetlidir.
    Ben her yıl ölümü ve aşkı bu ayda beklerim.....

    Ve eylülün çıplak ayakalrına bir yazı bırakırım.
    Eylül sabahları; kılıçlar kadar keskin ışıltılarıyla
    tenimi kanatarak uyandırır beni.
    Ben eylüle akarım.
    Bir hüzün gibi akarım ben eylüle kanayan bir aşk gibi,
    siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım.
    Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle.
    Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi
    bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir,
    beni ve herşeyi koynuna alarak,
    bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep.
    Kadınları ve hüznü eylülde severim...

    Keman konçertolarını,
    akşam saatlerinde bir bir ışık yangını ile kıpkızıl tüten
    yalnız ağaçları,ürkek tebessümleri ve edepsiz kahkahakarı severim.
    Lacivert bir deniz benim ellerimde oynaşır.
    Sahiller,yaşlı bir kadın gibi kendine terkedilir
    Şarkılar,incecik bürümcükten acılar vaad eder her dinleyene
    Bitenin başlayana dokunduğu yerdir eylül...

    Onun için yanık yanık tütsü kokar,
    Onun için değdiği yeri kanatır.
    Eylülde aşk,eylülde acı,eylülde yalnızlık zordur,
    eylülde herşey zordur,ben eylülü onun için severim.
    Eylül ışıklarında çırılçıplak ruhlar yıkanır
    Herkes herşeye kapısını aralar 'bir aşk oluverir aşinalık'.
    Ölüm kıvırcık saçlarını hayatın göğsüne dokundurur.
    Aşkı ve ölümü ben hep bu ayda beklerim.
    Nasıl da mahsun ve nasıl da tehditkardır.
    Ben eylülde bütün aşklardan ve ve kadınlardan korkarım...

    Ben her yıl eylülün çıplak ayaklarına bir yazı adarım.
    Ve ben eylüle akarım
    Bir hüzün gibi akarım ben eylüle,
    kanayan bir aşk gibi akarım,
    Siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm gibi akarım...

    Ahmet Altan

    sesameporter   20 Ekim 2007 18:32   aferim     (0 puan)  |   Yk 

    Cami ışıklarına bakan çocuk...

    Sonra büyüdüm.

    İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

    O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

    Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

    Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

    Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

    Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

    Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

    Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

    Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.

    Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.

    Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.

    Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...

    Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.

    Allah’ı çok sevmiştim.

    Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.

    Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.

    Ama beni sevmesini isterdim.

    İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

    O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

    Biz dede-torun değildik.

    Beni sevmiyordu.

    Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

    Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

    Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

    Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

    Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

    Sonra büyüdüm.

    İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

    O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

    Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

    Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

    Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

    Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

    Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

    Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

    Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

    Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

    Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

    Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

    O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

    Dindarları sevdim.

    İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

    Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

    Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

    Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

    Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

    Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

    Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

    Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

    İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

    Dindar olmadım, inançlı olmadım.

    Hálá da değilim.

    Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

    Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

    Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

    Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

    Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

    Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

    Tanrı’dan bir beklentim yok.

    Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

    Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

    Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

    Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

    Affetmezse de gücenmeyeceğim.

    Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

    Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

    O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

    Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

    Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

    Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.

    sesameporter   20 Ekim 2007 18:29   aferim     (0 puan)  |   Yk 

ahkam girebilmek için, üye olmalı veya giriş yapmalısınız.
 
etiketler; üzerimize yapıştırabildiğimiz, bizi tanımlayan ve/ya ilgili olduğumuz konuları gösteren terimlerdir.

bu etiket ile görülen ilk kişi(?) :boom

Etiket-radyoaktif-ghost bu etiketin kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.